Yaşam Hakkını Koruma Yükümlülüğü Kapsamında Devletin Sorumluluğunun Sınırları
Meydana gelen her ölümden devlet sorumlu tutulabilir mi? Bu yazıda, yaşam hakkı kapsamında devletin 'öldürmeme', 'koruma' ve 'soruşturma' yükümlülüklerinin sınırlarını ele alıyoruz. Gözaltı intiharlarından doğal afetlere kadar farklı senaryolarda; devletin riski öngörme ve tedbir alma sorumluluğunun hangi koşullarda doğduğunu, Tanrıbilir ve M. Özel gibi emsal AİHM kararları ışığında yanıtlıyoruz.
Emre Demirbaş
10/12/20254 min read


A) Giriş
İnsan hakları, insanın yalnızca insan olmasından kaynaklanan, devredilemez ve vazgeçilemez temel haklarıdır. İnsan onurunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan bu haklar; yaşam hakkı, eşitlik, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi en temel güvenceleri içerir. Tarihsel gelişim içinde en erken tanınan ve hukuk düzenlerinin şekillenmesinde belirleyici olan bu haklar, evrensel nitelikleriyle bireyi her türlü haksızlığa karşı korur. İnsan haklarının ve 10 Aralık İnsan Hakları Gününün önemi adına bugünkü inceleme konumuz, yaşam hakkı ve bu hakkın korunmasında devletin yükümlülüğüdür.
B) Genel olarak
Yaşam hakkı; gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasamızda gerekse de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde adı geçen, hakların sayıldığı bölümlerin en başında bulunan, kendisi olmadıktan sonra diğer hiçbir hakkın öneminin olmadığı bir haktır. Hak kavramını, devlet birey ilişkisinden âzâde düşünemeyiz. Bu sebeple her hak gibi bu hakkın da ihlal edilmemesi için devletin yapması ve yapmaması gerekenler vardır. Peki meydana gelen her ölümden devlet sorumlu olacak mıdır? Öncelikle devletin sorumluluğunun doğması için gereken şartları sıralayalım:
C) Devletin Sorumluluğunun Doğması İçin Gereken Şartlar
a) Devlet, bireyi öldürmemekle yükümlüdür. Meşru savunma, yakalama gibi istisnai haller haricinde devlet bireyi öldürmemekle ve öldürücü güç kullanmamakla yükümlüdür.
b) Devlet, bireyi korumakla yükümlüdür. Devletin bireyi öldürmeme yükümlülüğünün yanı sıra devlet haricinden gelecek ölüm risklerine karşı korumakla da yükümlüdür.
c) Devlet, meydana gelen ölümü soruşturmalıdır. Her ne kadar devlet bireyi öldürmemiş ve ölmemesi için bütün tedbirleri almışsa bile eğer meydana gelen ölüm neticesini sağlam şekilde soruşturmamış ise yine devletin sorumluluğu doğacaktır.
Gördüğümüz gibi meydana gelen ölümden devleti sorumlu tutabilmemiz için bu 3 durumdan en az birisinin olması gerekmektedir. Birinci şart olan öldürmeme ve üçüncü şart olan soruşturma yükümlülüklerinin sınırları daha belirgindir. Fakat koruma yükümlülüğünde sınırın nereden çekileceği tartışma konusudur. Devlet, dışarıdan gelen bütün riskleri önceden öngörmeli ve tedbir almalı mıdır? Yoksa devletin de sınırlı imkanları olduğunu düşünüp ona göre mi hareket etmeliyiz? İşte burada da gerçekleşmesi gereken 2 koşul karşımıza çıkıyor.
D) Devletin Koruma Yükümlülüğünden Söz Edebilmek İçin Gerekli Koşullar
a. Devlet, yaşama yönelen riski biliyor mu veya bilmesi gerekiyor mu?
b. Devlet, yetkisi dahilindeki önlemleri almış mı?
Bu sorulardan ilkine olumlu yanıt ve ikincisine olumsuz yanıt verirsek işte orada yaşam hakkının ihlal edildiğinden ve devletin sorumlu olacağından bahsedebiliriz. Pek tabi aranan tüm bu koşullar ve sorulan sorular oldukça soyut ve sınırları belirli olmayan şeylerdir. Her somut olaya ve cevap verenin bakış açısına göre farklı cevap vermek mümkündür. Mevzuyu daha anlaşılır kılmak adına, yargılama sürecinden geçmiş ve mahkemelerin nihai kararları vermiş olduğu örnekleri sunmak faydalı olacaktır.
E) AİHM Kararları Işığında Devletin Koruma Yükümlülüğünün Sınırları
"Abdurrahim Tanrıbilir 8 Eylül 1990 tarihinde, jandarma tarafından gözaltına alınmıştır. Ertesi günü Emniyete nakledilmek üzere bir gece jandarma karakolunda tutulmuştur. Nezarethaneye konmadan önce aranmış, belindeki kemer ve ayakkabı bağları alınmıştır. Gece boyunca jandarmalar nezarethaneyi yokladıkları halde, sabah kendisini asılı bulmuşlardır....
....Jandarmaların tutulan kişiyi gözetleme konusunda ihmali bulunup bulunmadığı konusunda ise Mahkeme'ye göre, özgürlükten yoksun kalma kişi üzerinde çok derin psikolojik değişiklikleri tahrik edebilir ve bazı kişileri intihar edebilecek konuma getirebilir; bu tehlikeye karşı kendisini korumak için üzerindeki tehlikeli maddeleri almak gibi tedbirler alınabilir. Olayda tutulan kişinin kemeri ve ayakkabı bağları alınmıştır; jandarmalar her yarım saatte bir nezarethaneye bakmışlardır. Ayrıca gözaltına alınırken davranışlarında intihar edebileceğini düşündürebilecek hiç bir şey olmamıştır. Son olarak tutulan kişinin gömleğini bu şekilde kullanabileceğini ve sessizce intihar edebileceğini düşünmek güçtür. Bu nedenle jandarmaların, intihar olayını önceden görebilmeleri makul değildir. Sonuç olarak nezarethane içinde sürekli bir jandarmanın tutulmaması gibi özel tedbirler alınmamış olması bir kusur değildir. Bu nedenle yaşama hakkını koruma yükümlülüğünün ihlal edilmediği sonucuna varılmalıdır...." (Tanribilir/Türkiye, B.No: 21422/93, 16.11.2000, § ...)
"... Bu bağlamda, doğal tehlikelere ilişkin olarak, devlete atfedilen pozitif yükümlülüklerin kapsamının tehdidin kaynağına ve riskleri azaltabilecek nitelikteki tedbirlere bağlı olduğunu belirttikten sonra, Mahkeme, bu yükümlülüklerin, yakın olan ve açıkça belirlenebilir nitelikteki tehlikelerin ve özellikle de yerleşim alanlarını etkileyen ve tekrar eden afetlerin söz konusu olduğu durumlarda geçerli olduğunu açıkça ifade etmiştir. Böylelikle, insan hayatı bakımından derin etkilere yol açan doğal afetlerin meydana geldiği durumlarda, Sözleşme'nin 2. maddesinin uygulanabilir olduğu ve devletin sorumluluğunun söz konusu olduğu kabul edilmiştir....
Bu bağlamda, Mahkeme, felaketlerin önlenmesi hususunun, özellikle arazi düzenlemesini ve imar denetimini kapsadığı kanısına varmaktadır. Somut olayda, Mahkeme, dosyadaki belgeleri dikkate alarak, ulusal makamların felakete uğrayan bölgenin deprem riski taşıdığının tamamen bilincinde olduklarını gözlemlemektedir. Böylelikle, bu bilgi, arazi düzenlemesine ilişkin planlara dâhil edilmiş ve depremin yaşandığı bölge "afet bölgesi" olarak sınıflandırılmıştır. Aynı şekilde, bu bölgeye imar izni verilmesi, özel koşullara tabi tutulmuştur. Sonuç olarak, her türlü yapının inşaatla ilgili belli standartlara uyması gerekmekteydi. Yapı ruhsatlarının verilmesi yoluyla arazilerin işgalini ve kullanımını düzenlemekle yetkili olan yerel makamlar, dolayısıyla, risklerin önlenmesinde rol oynayarak, birincil sorumluluğa sahip olmuşlardır." (M. Özel ve diğerleri/Türkiye, B.No: 14350/05(+2), 17.11.2015, §...)
İleri Hukukçular
Geleceğin hukukçularının topluluğu.
İletişim
Etkinliklerimizden haberdar ol!
© 2025. Tüm hakları saklıdır.
